Elazığ
21 Ekim, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    38.25
  • EURO
    43.83
  • ALTIN
    4076.8
  • BIST
    9.317
  • BTC
    85102.848$

ÜRETİCİ PERİŞAN, TÜKETİCİ MAĞDUR! PEKİ BU DÜZENDE KİM KAZANIYOR?

20 Ekim 2026, Salı 10:04

Bir tarafta dalında çürüyen mahsuller, diğer tarafta pazarda el yakan fiyatlar… Türkiye’nin tarımında akıl almaz bir çelişki yaşanıyor. Üreten kazanamıyor, tüketen alamıyor. O hâlde soralım: Bu zincirin hangi halkasında, kimin cebine akıyor bu para?

Türkiye’nin bereketli topraklarında yetişen elma, üzüm, mandalina, limon ve daha nice ürün, bugün üreticisinin yüzünü güldürmek yerine tarlasında, bahçesinde kaderine terk ediliyor. Çiftçi aylarca emek veriyor; toprağı sürüyor, fidanı buduyor, gübreyi, ilacı, suyu, mazotu borçla karşılıyor. Mevsim geliyor, mahsul olgunlaşıyor. Fakat bu kez de karşısına başka bir sorun çıkıyor: Ürününü satamıyor!

Bir tarafta alın teriyle yetiştirdiği ürünü dalında kalan, maliyetini dahi çıkaramayan üretici; diğer tarafta aynı ürünü pazarda, manavda, markette yüksek fiyatlarla almak zorunda kalan vatandaş…

Şimdi soruyorum: Bu nasıl bir tarım düzeni, bu nasıl bir ticaret zinciri, bu nasıl bir ekonomik çelişkidir?

Tarlada 1 lira, tezgahta 100 lira!

Kamuoyuna yansıyan örneklerde, limonun üreticiden çok düşük fiyatlarla alındığı, tüketicinin ise aynı ürüne kat kat fazla para ödediği ifade ediliyor. Elbette her bölgede, her sezonda fiyatlar değişebilir. Nakliye, paketleme, depolama ve fire gibi gerçek maliyetler de vardır. Ancak bütün bunlar, üretici ile tüketici arasındaki uçurumun neden bu kadar büyüdüğünü sorgulamamıza engel değildir.

Limonun tarlada 1 liraya alındığı bir örnekte tüketici aynı ürünü tezgahta 100 liraya alıyorsa, burada açıklanması gereken ciddi bir fiyat farkı vardır.

Bu farkın tamamı kimin cebine giriyor? Nakliyeci mi kazanıyor, komisyoncu mu kazanıyor, toptancı mı kazanıyor, perakendeci mi kazanıyor? Yoksa zincirin her halkasında oluşan maliyetler, kâr marjları ve denetim eksiklikleri bir araya gelerek mi bu tabloyu ortaya çıkarıyor?

Bunları tahminlerle değil, kayıtlarla, verilerle ve şeffaf denetimlerle ortaya koymak zorundayız.

Çünkü mesele yalnızca limonun fiyatı değildir. Mesele, Türkiye’de emeğin ve üretimin karşılığını bulamamasıdır.

Çiftçi üretiyor, borçlanıyor; mahsulünü satamadan yeni sezona hazırlanıyor!

Bir çiftçinin bir yılını düşünün…

Aylarca çalışıyor. Tohum, fide, gübre, ilaç, mazot, elektrik ve sulama için para harcıyor. Ürünün yetişmesi için yağmur bekliyor, kuraklıkla mücadele ediyor, don tehlikesiyle yaşıyor. Hasat zamanı geldiğinde ise bütün bu emeğinin karşılığını alabilmek için alıcı arıyor.

Bulamazsa ne oluyor?

Ürün dalında kalıyor. Emeği boşa gidiyor. Borcu yerinde duruyor. Banka ve tedarikçi borçları kapıda bekliyor. Bir sonraki yıl yeniden üretim yapabilmek için yine borçlanmak zorunda kalıyor.

Üstelik dalında kalan yalnızca meyve değil; çiftçinin umudu, ailesinin geçimi ve ülkenin üretim gücüdür.

Bir ülkede üretici, ürettiği malı satamadığı için tarlasını terk etmeyi düşünüyorsa orada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir sorun vardır. Çünkü bugün üreticinin vazgeçtiği tarım, yarın tüketicinin daha pahalıya satın almak zorunda kalacağı gıda anlamına gelebilir.

Çiftçiyi üretimden koparan bir düzen, sonunda tüketiciyi de açmazın içine sürükler.

Peki, tüketicinin suçu ne?

Şimdi de diğer taraftaki vatandaşa bakalım.

Dar gelirli bir aile, pazara gittiğinde poşetini dolduramıyor. Emekli, emekli maaşıyla meyvenin kilosunu hesaplıyor. Asgari ücretli, temel gıda ihtiyaçlarını karşılamak için alışveriş listesinden ürün eksiltiyor.

Bir yanda ürünü satamadığı için zarar eden çiftçi, diğer yanda pahalı olduğu için ürünü alamayan vatandaş…

İkisinin de ortak noktası aynı: İkisi de bu tablonun bedelini ödüyor.

Üretici emeğinin karşılığını alamıyor, tüketici parasının karşılığını alamıyor. Aradaki fiyat farkı büyüdükçe tarımsal üretime duyulan güven de azalıyor.

O hâlde soruyu yeniden soralım:

Üretici kazanamıyor, tüketici kazanamıyor. Peki, kazanan kim?

Bu soruya verilecek cevap, kişileri peşinen suçlamakla değil; ürünün tarladan sofraya kadar geçtiği bütün aşamaları incelemekle bulunabilir. Hangi aşamada ne kadar maliyet oluşuyor, hangi aşamada ne kadar kâr elde ediliyor, ürün neden üreticiden alınmıyor, alınan ürün neden bu kadar yüksek fiyatla satılıyor? Bunların hepsi açıkça ortaya konulmalıdır.

Eğer aracı zincirindeki gereksiz halkalar, piyasa gücünün kötüye kullanılması, yetersiz rekabet veya denetim eksiklikleri fiyatları şişiriyorsa bunun hesabı sorulmalıdır.

Kimse üreticinin alın teri üzerinden haksız kazanç sağlamamalı; kimse de tüketicinin çaresizliğini fırsata çevirememelidir.

Çözüm, üreticiye nasihat vermek değil; sistemi düzeltmektir!

Artık her sezon aynı manzarayı izleyip ardından birkaç açıklamayla konuyu kapatma alışkanlığından vazgeçilmelidir.

Çözüm için atılması gereken adımlar bellidir:

Birincisi: Üreticinin maliyetlerini esas alan, gerçekçi ve erişilebilir bir tarım politikası oluşturulmalıdır. Çiftçi, hasat zamanı geldiğinde ürününü hangi koşullarda satacağını öngörebilmelidir.

İkincisi: Üretici kooperatifleri, birlikler ve doğrudan satış kanalları güçlendirilmelidir. Çiftçinin ürünü, gereksiz aracılık maliyetlerine mahkûm kalmadan tüketiciye ulaştırılabilmelidir.

Üçüncüsü: Tarladan sofraya fiyat oluşumu şeffaflaştırılmalıdır. Üretici fiyatları, hal fiyatları, komisyonlar, nakliye ve perakende fiyatları düzenli olarak karşılaştırılmalı; fahiş fiyat oluşumuna yol açan uygulamalar tespit edilerek yaptırım uygulanmalıdır.

Dördüncüsü: Alıcı bulamayan ürünler için hasat döneminde hızlı ve etkili çözümler geliştirilmelidir. Kamu kurumları, belediyeler, kooperatifler ve gıda işletmeleri arasında kurulacak mekanizmalarla ihtiyaç duyulan ürünler değerlendirilmeli; uygun ürünler soğuk hava depolarında saklanmalı, işlenmeli veya ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmalıdır. Elbette bunlar üreticinin zararını tek başına çözecek yöntemler değildir; ancak ürünün çöpe gitmesini önleyebilecek önemli adımlardır.

Beşincisi: Üretim planlaması kâğıt üzerinde kalmamalıdır. Hangi bölgede hangi ürüne ne kadar ihtiyaç olduğu, üreticinin ekim ve dikim kararlarını verebileceği kadar erken ve güvenilir biçimde paylaşılmalıdır. Üretici, hasat zamanı geldiğinde pazarı olmayan bir ürünle baş başa bırakılmamalıdır.

Bunları yapmak bir lütuf değil, üretimi ve gıda güvenliğini korumakla yükümlü bir ülke için zorunluluktur.

Tarım yalnızca çiftçinin meselesi değildir!

Köyde yaşayan, toprağı işleyen, hayvan yetiştiren biri olarak biliyoruz ki üretmek kolay değildir. Toprağa emek vermek, yalnızca tohum atmakla bitmez. Üretici doğayla mücadele ederken bir yandan da piyasanın belirsizliğiyle boğuşur.

Üreticinin sorunları çözülmezse köyler boşalır, tarım arazileri atıl kalır, hayvancılık geriler. Üretim azaldığında ise dışa bağımlılık artabilir. Bugün dalında kalan bir elma, yarın ithal edilmek zorunda kalınan bir ürünün hikâyesine dönüşebilir.

Bu nedenle tarımı yalnızca fiyatların yükseldiği dönemlerde hatırlamak yanlıştır. Üretici para kazanırken de, ürününü satamazken de, kuraklıkla mücadele ederken de tarım politikalarının merkezinde olmalıdır.

Bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca şehirlerindeki binalarla, yollarla veya ekonomik göstergelerle ölçülmez. O ülkenin toprağında yetişen ürünle, üreticisinin refahıyla ve vatandaşının sofrasına ulaşan gıdayla da ölçülür.

Son söz: Bu düzenin hesabı sorulmalı!

Buradan yetkililere, ilgili bakanlıklara, piyasa denetim kurumlarına ve tarım sektörünün bütün paydaşlarına sesleniyorum:

Üreticinin ürününü satamadığı, tüketicinin aynı ürünü alamadığı bir tabloyu normalleştiremeyiz.

Dalında çürüyen mahsulün hesabı sorulmalıdır. Tarladan sofraya uzanan fiyat farkı açıklanmalıdır. Üreticinin emeği korunmalı, tüketicinin alım gücü gözetilmelidir. Piyasanın işleyişi şeffaf olmalı; haksız kazanç varsa kimden kaynaklanırsa kaynaklansın üzerine gidilmelidir.

Burada mesele, herkesi suçlamak ya da bütün aracıları aynı kefeye koymak değildir. Nakliyecinin de, komisyoncunun da, esnafın da emeği ve maliyeti vardır. Ancak hiçbir maliyet açıklaması, böylesine büyük fiyat farklarının araştırılmamasına gerekçe olamaz.

Bir tarafta ürününü satamadığı için toprağa küsen çiftçi, diğer tarafta pahalı olduğu için meyveyi filesine koyamayan vatandaş varsa, ortada ciddi bir sistem sorunu vardır.

Bu ülkenin çiftçisi sadaka değil, emeğinin karşılığını istiyor. Vatandaşı da ucuzluk vaadi değil, alın teriyle kazandığı parayla temel gıdaya ulaşabilmek istiyor.

Artık şu soruya cevap verilmelidir:

Üreticinin kazanamadığı, tüketicinin alamadığı bu düzende kim kazanıyor ve bu fiyat uçurumunu ortadan kaldırmak için kim, ne zaman, hangi adımı atacak?

Çünkü toprağın bereketi dalında çürürken vatandaşın sofrası pahalıya kuruluyorsa sorun üretmekte değil, üretileni adil ve verimli biçimde sofraya ulaştıramamaktadır.

Ve unutulmamalıdır: Bir ülkenin çiftçisi kaybederse, sonunda o ülkenin tamamı kaybeder.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum