OKULUN KAPISINDA KALAN DİSİPLİN
20 Nisan 2026, Pazartesi 13:07İki gün arayla iki okulda yaşanan dehşet, sadece birer “olay” değil; birikmiş bir ihmalin, görmezden gelinmiş bir çözülmenin dışa vurumu. Ürpertici olan sadece yaşananlar değil, artık bunlara şaşırmamaya başlamamız.
Bizim okul yıllarımızda disiplin vardı. Bu cümle çoğu zaman nostalji gibi algılanır ama meselenin özü nostalji değil, dengeydi. Öğrenci öğretmeninden çekinirdi ama aynı zamanda ona güvenirdi. Müdürün odası korkulan bir yerdi belki ama adaletin de adresiydi. Saygı, korkuyla değil, bir düzenin varlığıyla ayakta dururdu. Aile, öğretmenin arkasında durur; öğretmen de öğrenciyi sadece dersle değil, hayatla terbiye etmeye çalışırdı.
Meğerse ne kadar çok seviyormuşuz öğretmenlerimizi; şahsen ben ortaokul lise yıllarındaki öğretmenlerimi gördüğüm zaman o mübarek ellerini defalarca öpesim, sarılıp kucaklayasım geliyor. Eğitimden önce insan olmayı öğretiyorlardı. Bir babadan bir de öğretmenlerden çekinen son nesildik.
Öğretmenlerimizi gördüğümüz yerde değil ses yükseltmek, esas duruşu bozmaz uygun adımda yürürdük. Bu davranış bizden hiç bir şey kaybettirmedi. Aksine büyüklere saygıyı, küçüklere sevgiyi kısaca insanlığı öğrendik.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda. Öğrenci öğretmenlerine fırça çekip azarlayabiliyor, yolunu kesebiliyor, tehdit edebiliyor, ve ne acıdır ki öldürebiliyor. Okul yönetimleri çoğu zaman öğrenciden değil, veliden çekiniyor. Disiplin uygulamaları ya yetersiz ya da uygulanamaz halde. Bir öğrenciye yaptırım uygulandığında, ertesi gün kapıda bir veliyle, sosyal medyada bir linçle karşılaşma ihtimali var. Bu durum, öğretmenin elini kolunu bağlarken, öğrencinin sınırlarını belirsizleştiriyor.
Peki sorumlu kim?
Kolay olan tek bir adres göstermek. Ama gerçek o kadar basit değil. Bu bir zincir ve her halkası zayıflamış durumda.
Aileler, çocuklarına sınır koymak yerine onları her durumda savunmayı tercih edebiliyor. “Benim çocuğum yapmaz” cümlesi, çoğu zaman gerçeği örtmenin bahanesi haline geliyor. Oysa çocuk, en önce evde öğrenir saygıyı da sınırı da.
Eğitim sistemi ve yönetmelikler, disiplinle özgürlük arasındaki dengeyi kurmakta zorlanıyor. Öğrenciyi koruma adına otoriteyi zayıflatan her düzenleme, sahada başka bir boşluk oluşturuyor. Kuralların varlığı kadar, uygulanabilir olması da önemli.
Sosyal medya ise ayrı bir cephe. Çocuklar artık sadece okulun değil, ekranın da öğrencisi. Şiddeti normalleştiren içerikler, saygısızlığı “cesaret” gibi sunan akımlar, genç zihinlerde tehlikeli bir algı oluşturuyor. Üstelik yanlış yapanın çoğu zaman görünürlük kazandığı bir dünyada, sınır ihlali ödül gibi algılanabiliyor.
Devlet ve eğitim politikaları da bu tablonun dışında değil. Okulu sadece akademik başarıya indirgeyen her yaklaşım, karakter eğitimini geri plana itiyor. Oysa mesele sadece matematik, Türkçe değil; mesele insan yetiştirmek.
Dürüst olmak gerekirse sorumlu sadece vatandaş değil, sisteminde eksikliği var. Ülkemizde muhalefetin politika üretmeyip, ‘’muhalefet’’in sadece muhalif olmaktan ibaret olduğunu sanan ve bu şekilde hareket eden, aklı selim siyasetçilerin olmayışı sistemin doğru işlemesine engel oluyor. Çözüm üreten yok, ülkeyi, vatandaşı düşünen yok. Tek amaç kaostan beslenebilmek.
Sonuç olarak ortada tek bir suçlu yok ama ciddi bir sorumluluk paylaşımı var. Aile, okul, devlet ve toplum… Herkes kendi payına düşeni yapmadıkça bu tablo değişmez.
Disiplin dediğimiz şey, baskı kurmak değil; sınır çizebilmektir. Saygı ise korkuyla değil, tutarlılıkla inşa edilir. Eğer çocuklar okuldan değil, okul çocuklardan korkmaya başladıysa, burada durup gerçekten düşünmek gerekir.
Çünkü mesele sadece iki okulda yaşananlar değil…
Mesele, geleceğin nasıl bir zeminde yetiştiğidir.
Severek takip ettiğim ünlü doğacı Serdar Kılıç’ın, ‘’doğaya fidan yerine çocuk dikin’’ sözü geldi aklıma. Bu sözden yola çıkarak çocuklarınızın kalbine neyi, çocuklarınızı nereye ekeceğinizi iyi düşünün.
Kalın sağlıcakla..


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum