BEKÇİ
04 Mayıs 2026, Pazartesi 14:2013 Mayıs 2025’te başladığım köşe yazarlığında bir yılı geride bırakıyorum. Bu süre boyunca her hafta “Ne yazacağım?” sorusu zihnimin arka planında hep vardı.
Ancak asıl mesele konu bulmak değilmiş; hangi konuyu yazmam gerektiğine karar vermekmiş.
Çünkü gündem artık hızlı değil, savruluyor.
Olaylar yalnızca değişmiyor, anlamını da yitiriyor. Bu yüzden yazdıklarımdan daha fazlasını yazmaktan vazgeçtim.
Bekledim, izledim, eledim.
Özellikle eğitim gibi doğrudan insanı ve toplumu şekillendiren bir alanda, refleksle değil akılla yazmak gerektiğini düşündüm.
Bu hafta üçüncü yazımı yazarken, son anda karar değiştirdim. Çünkü karşılaştığım bir sahne, eğitim sisteminin geldiği noktayı özetleyecek kadar çarpıcıydı.
Okullarda artan şiddet olaylarına karşı “kısa vadeli çözüm” olarak geliştirilen bekçi,korucu,polis uygulaması bizim okula da ulaştı. Kapıda bir bekçi var artık.
Kendisiyle kısa bir tanışma yaptık. Beden eğitimi mezunu, 33 yaşında, atanamamış bir öğretmen. Bunu söylemesine gerek yoktu aslında; gözlerindeki bekleyiş, cümlelerindeki kırılganlık yeterince anlatıyordu.
Konuşmasında şunu söyledi:
“Hocam burası ilkokul… Pedagojik formasyonu olmayan birinin burada müdahale etmesi kolay değil.”
Haklıydı. Çünkü mesele güvenlik değil, pedagojiydi.
Ama asıl çarpıcı olan teneffüste yaşandı. Çocuklar bahçeye çıktı ve birkaç dakika içinde “hırsız-polis” oynamaya başladılar. Bazıları bekçinin silahını sordu, bazıları merakla etrafında dolaştı.
Yani biz çocukları şiddetten korumaya çalışırken, şiddetin simgesini okulun kapısına yerleştirmiş olduk.
Eğitim, toplumun aynasıdır deriz. Ama daha doğru ifade şu: Toplum kendini çocuklar üzerinden yeniden üretir. Siz neyi normalleştirirseniz, çocuk onu öğrenir.
Okul kapısına silahlı bir görevli dikmek, çözüm değil refleksif bir paniktir. Önleyici değil, müdahaleci bir yaklaşımdır. Sorunu doğuran zemine dokunmadan, sonucu bastırmaya çalışmaktır.
Daha da çarpıcı olan ise şu çelişkidir:
Eğitim fakültesi mezunu bir genç, öğretmen olamadığı için bekçi oluyor; sonra gidip öğretmenleri ve öğrencileri koruyor. Sistemin ironisi burada başlıyor, trajedisi burada derinleşiyor. Koruduğu öğretmenlerin nerdeyse yarısı eğitim fakültesi mezunu değil…
Bizde de durum farklı değil. Sorun başka, çözüm başka. Hedef başka, uygulama başka.
Ve en tehlikelisi şu:
Çözümsüzlüğün kendisi, bir çözüm yöntemi olarak kabul ediliyor.
Eğitimde asıl ihtiyaç; güvenlik değil, güven duygusudur. Bu da silahla değil, sistemle sağlanır.
Bir de tatil ara tatil konusu var ki evlere şenlik 17 gün tatili olan Mayıs’ta ara tatil kalksın mı kalkmasın mı tartışmaları…
225 gün tatil yetmedi ara, kar tatili ile 184 iş günü 140 güne düşmüş…
Yani ekstra 35-40 gün tatil olmuş
Hala daha ara tatil kalsın mı? kalksın mı?…
Kalkmasın tatil arası ders yapalım..
10 dakika ders 40 dakika teneffüs uygundur…
Başka bir gelişme olmazsa MAYIS PARADOKSU diye haftaya yazalım inşallah…
Ne diyordu o meşhur fıkra?
“Keçi değil koyun, kız değil erkek, İsa değil İbrahim…”
………………………………….
Kalın sağlıcakla.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum