DÜNYANIN EN PAHALI ETİNİ NEDEN BİZ YİYORUZ?
23 Şubat 2026, Pazartesi 09:28Üretim Ülkesinde Lüks Tüketimin adıdır et.! Üretici Kaybediyor, Vatandaş Alamıyor: Peki Kim Kazanıyor?
Ramazan ayı yaklaştığında insanın aklına bereket gelir. Paylaşmak gelir. Sofrayı büyütmek, komşuya tabak göndermek gelir. Ama artık Ramazan yaklaşırken ilk konuşulan şey hurma değil, etin kilosu oluyor.
Asgari ücret açıklanmadan önce ete zam geldi.
Asgari ücret açıklandı, bir zam daha geldi.
Ramazan kapıya dayandı, bir zam daha…
Aynı hayvan, aynı üretici, aynı ülke.
Ama üç ayrı zam.
Bu artık tesadüf değil. Maaş artmadan zam, maaş artınca zam, talep artacak diye bir zam daha… Bu zincir doğrudan vatandaşın cebine kilit vuruyor. Daha maaş ele geçmeden fiyat etiketleri çoktan değişmiş oluyor.
Hükümet, tavuğa zam yapılmasın diye ihracatı durdurdu. Amaç belli: İç piyasada ürün bol olsun, fiyat artmasın. Peki sonuç ne oldu? Tavuk yine zamlandı. Demek ki mesele sadece ihracat değil. Demek ki sorun üretimden çok dağıtım zincirinde ve fiyat kontrol mekanizmasında.
Bir tarafta üretici var.
Yeme zam geliyor.
İlaca zam geliyor.
Mazota zam geliyor.
Elektriğe zam geliyor.
Hayvancılık artık yatırım değil, sabır işi haline geldi. Üretici her sezon “Bu yıl kurtarır mıyım?” diye hesap yapıyor. Çoğu zaman borçla başlıyor, borçla bitiriyor. “Üreticiyi destekleyeceğiz” deniliyor ama üretici gerçek anlamda nefes alamıyor. Çünkü destek açıklaması var, maliyet düşüşü yok.
Bugün kesim fiyatı ortalama 500 lira bandında.
Reyonda kuzu pirzola, biftek 1.500-2.000 liraya dayanıyor.
Arada üç-dört kat fark var.
Üretici kazanmıyor.
Vatandaş alamıyor.
O zaman kazanan kim?
Bu soruyu yüksek sesle sormak gerekiyor. Çünkü ortadaki makas maliyet makası değil, sistem makasıdır. Aracılık zinciri, kontrolsüz kâr oranları ve yetersiz denetim bu farkı büyütüyor. Serbest piyasa elbette olsun. Ama serbest piyasa başıboşluk değildir. Denetim olmazsa fırsatçılık olur. Özellikle Ramazan gibi manevi bir ay öncesinde fiyatların bu şekilde artması, ekonomik olduğu kadar vicdani bir meseledir.
Daha da çarpıcı bir gerçek var: Türkiye, gelirine oranla dünyanın en pahalı etini tüketen ülkelerden biri haline gelmiştir. Avrupa’da asgari ücret 1.800–2.000 euro bandındayken, dana etinin kilosu ortalama 8–12 euro arasında. Yani bir Avrupalı maaşıyla 150–200 kilo et alabiliyor. Türkiye’de ise asgari ücretli vatandaş maaşıyla ancak 20–25 kilo et alabiliyor. Aradaki fark sadece fiyat farkı değil; alım gücü farkıdır. Bu tablo ne coğrafyayla ne üretim potansiyeliyle açıklanabilir. Merası olan, üreticisi olan bir ülkenin kendi vatandaşına bu kadar pahalı et yedirmesi planlama sorunudur. Üretim ülkesiyiz ama tüketimde ithalatçı psikolojisi yaşıyoruz. İşte asıl çelişki tam da burada.
Bugün hem üretici şikâyetçi hem tüketici şikâyetçi ise, sistemde ciddi bir arıza var demektir. Devlet gerçekten üreticiyi desteklemek istiyorsa yem, mazot ve enerji maliyetini kalıcı şekilde düşürmeli. Aynı şekilde zincirin ortasındaki şişkin kâr oranları da etkin biçimde denetlenmeli. Aksi halde her maaş artışı otomatik olarak etiket artışına dönüşmeye devam eder.
Sorular net:
Neden kesim fiyatı ile reyon fiyatı arasında uçurum var?
Neden her ücret artışı, fırsata çevriliyor?
Neden kalıcı bir fiyat denge mekanizması kurulmuyor?
Ramazan ayı fırsat kollama zamanı değildir. Ramazan, vicdan muhasebesi zamanıdır. Sofralar küçülüyorsa mesele sadece ekonomi değildir; güven meselesidir.
Et pahalı olabilir. Bu geçici olabilir.
Ama adalet pahalı olmamalıdır.
Çünkü adalet zam kaldırmaz.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum