Elazığ
19 Ağustos, 2026, Çarşamba
  • DOLAR
    38.25
  • EURO
    43.83
  • ALTIN
    4076.8
  • BIST
    9.317
  • BTC
    85102.848$

Eğitim Danışmanı Ela Yalçın’dan Yeni Eğitim Yılı Öncesi Önemli Tavsiyeler

Eğitim Danışmanı Ela Yalçın’dan Yeni Eğitim Yılı Öncesi Önemli Tavsiyeler

Eğitim Danışmanı Ela Yalçın, yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde öğrencilerin okula uyum sürecinden ders çalışma alışkanlıklarına, teknoloji kullanımından sınav kaygısına ve velilerin yaklaşımına kadar birçok konuda değerlendirmelerde bulundu.
YENİ EĞİTİM YILINA UYUMDA KADEMELİ GEÇİŞ ÖNERİSİ
Eğitim Danışmanı Yalçın, öğrencilerin yeni eğitim yılına adaptasyonuyla ilgili, “Yeni bir eğitim yılına uyum sağlamak, yalnızca ders çalışma saatlerini yeniden düzenlemekten ibaret değildir. Öğrencinin zihinsel olarak yeniden bir ‘okul ritmine’ girmesi gerekiyor. Tatil döneminde değişen uyku saatleri, ekran kullanımı, günlük sorumlulukların azalması ve daha serbest bir yaşam temposu sonrasında bir anda yüksek akademik performans beklemek çoğu öğrenci için gerçekçi değildir.” dedi.
Uyum sürecinin kademeli olması gerektiğini belirten Yalçın, “Bu geçişi kolaylaştırmanın anahtarı, köklü değişimler yapmak yerine mikro alışkanlıklarla kademeli bir intibak süreci yaratmaktır. Okulun açılmasına birkaç gün kala uyku ve ekran rutinlerinin okul düzenine evrilmesi, sirkadiyen ritmin yeniden kalibre edilmesini sağlar. Zihin, ani bir darbe yerine yumuşak bir geçişle odak moduna geçtiğinde direnç de kendiliğinden ortadan kalkar.” ifadelerini kullandı.
Öğrencilerin ilk haftadan itibaren mükemmel performans göstermesinin beklenmemesi gerektiğini vurgulayan Yalçın, “Öğrenme bir adaptasyon sürecidir. Öğrenci önce düzeni kurar, sonra o düzenin üzerine performans inşa eder.” diye konuştu.
DERS ÇALIŞMA ALIŞKANLIĞINDA SÜREKLİLİK VURGUSU
Ders çalışma alışkanlığı kazanmak isteyen öğrencilerin öncelikle çalışma süresine değil, sürdürülebilirliğe odaklanması gerektiğini ifade eden Yalçın, “Çoğu öğrenci ders çalışma alışkanlığının başlangıç noktasını yanlış yerde arıyor. ‘Günde kaç saat çalışmalıyım?’ diye soruyor. Oysa başlangıç noktası süre değil, davranışın sürdürülebilirliği olmalı.” dedi.
Uzun süre düzensiz çalışan öğrencilerin bir anda yoğun bir programa geçmesinin doğru olmadığını belirten Yalçın, “Özellikle uzun süre düzensiz çalışmış bir öğrencinin bir anda günde altı-yedi saatlik bir programa geçmesi genellikle motivasyon değil, kısa süreli bir coşku yaratıyor. Birkaç gün sonra program aksıyor ve öğrenci bunu ‘Ben disiplinli değilim’ şeklinde yorumluyor. Asıl problem çoğu zaman yanlış tasarlanmış başlangıç noktası.” ifadelerini kullandı.
Öğrencilere küçük adımlarla başlamalarını öneren Yalçın, “Ben öğrencinin ilk etapta küçük ama tartışmasız biçimde tamamlayabileceği bir çalışma rutini oluşturmasını öneriyorum. Başlangıç noktası, James Clear’ın da vurguladığı gibi ‘atomik’ adımlar olmalıdır. İlk etapta süreye değil, çalışmanın sürekliliğine odaklanılmalıdır. Örneğin; her gün sadece yirmi dakika, masada dikkat dağıtıcı hiçbir unsur barındırmadan aynı saatte oturmak, beyinde nöronlar arası yeni yollar (nöroplastisite) inşa eder. Alışkanlık kökleştikçe süre ve yoğunluk zaten doğal bir ivmeyle artacaktır.” şeklinde konuştu.
Yalçın, öğrencilerin “çalışmak” ile “öğrenmek” arasındaki farkı da anlaması gerektiğini belirterek, “Bir de öğrencinin ‘çalıştım’ ile ‘öğrendim’ arasındaki farkı anlaması gerekiyor. Saatlerce kitap başında oturmak öğrenmenin ölçüsü değildir. Etkili çalışma; hatırlama, soru çözme, geri bildirim alma, yanlışları analiz etme ve bilgiyi farklı bağlamlarda yeniden kullanabilme süreçlerini içerir.” dedi.
TEKNOLOJİ KULLANIMINDA DİKKAT VE ZAMAN YÖNETİMİ
Telefon, sosyal medya ve oyunların öğrencilerin ders başarısına etkisine de değinen Yalçın, “Dijital dünya, en büyük zihinsel gasptır. Sosyal medya akışları veya oyunlar, beyindeki ödül merkezini sürekli tetikleyerek dopamin sirkülasyonunu bozar ve anlık tatmin eşiğini tehlikeli biçimde yükseltir.” ifadelerini kullandı.
Dikkatin sık sık bölünmesinin öğrencilerin verimli çalışmasını zorlaştırdığını belirten Yalçın, “Sürekli bildirim sesleriyle bölünen bir zihin, akademik literatürde ‘dikkat kalıntıları’ olarak adlandırılan bir duruma maruz kalır. Bir matematik sorusundan ya da paragraf metninden kopup ekrana bakan öğrenci, tekrar ders başına döndüğünde odaklanma yetisini anında kazanamaz; zihinsel motorun yeniden ısınması ciddi bir enerji kaybı yaratır. Derin çalışma, kesintisiz ve nitelikli zihinsel mesaiyi zorunlu kıldığı için, dijital çeldiriciler başarının önündeki en muteber engellerdir.” dedi.
Yalçın, teknolojinin tamamen yasaklanmasının da gerçekçi olmadığını belirterek, “Ancak öğrenciden ‘telefonunu tamamen hayatından çıkarmasını’ istemek de gerçekçi değildir. Daha sağlıklı yaklaşım, teknolojiyi yasaklamak yerine teknolojiyle ilişkinin sınırlarını öğrencinin kendisinin yönetebilmesini öğretmek.” diye konuştu.
Başarının teknoloji kullanımını tamamen bırakmak anlamına gelmediğini vurgulayan Yalçın, “Çünkü geleceğin başarılı öğrencisi teknolojiyi hiç kullanmayan öğrenci olmayacak. Teknolojiyi kullanırken dikkatini, zamanını ve önceliklerini koruyabilen öğrenci olacaktır.” ifadelerini kullandı.
SINAV KAYGISINDA BELİRSİZLİĞİ AZALTMAK ÖNEMLİ
Sınav kaygısıyla mücadelede öğrencilerin öncelikle kaygının kaynağını anlaması gerektiğini söyleyen Yalçın, “Kaygıyla mücadelede ilk adım, öğrencinin kaygısını bastırmaya çalışmak değil, kaygının hangi düşünceden beslendiğini fark etmesini sağlamak.” dedi.
Yalçın, öğrencilerin sınav sürecinde yaşadığı bazı düşüncelerin kaygıyı artırabileceğini belirterek, “‘Bu sınav kötü geçerse ne olacak?’, ‘Ailem benden hayal kırıklığına uğrar mı?’, ‘Arkadaşlarım benden daha başarılı olursa?’ gibi düşünceler kaygının asıl kaynağı olabilir.” ifadelerini kullandı.
Deneme sınavlarının yalnızca puan değerlendirmesi olarak görülmemesi gerektiğini belirten Yalçın, “İkinci önemli konu ise belirsizliği azaltmak. Öğrenci deneme sınavlarını yalnızca puan görmek için çözerse sınav deneyimini gerçek sınavdan ayırmış olur. Oysa denemeler, sınav anının prova alanıdır.” dedi.
Yalçın, “Süre yönetimi, zor soruda kalma süresi, dikkat dağılması, sınavın hangi bölümünde performansın düştüğü gibi ayrıntılar da değerlendirilmelidir. Sınav kaygısının en doğru ilacı, belirsizliği somut verilere dönüştürmektir. Öğrenci kaygıyla baş etmek için zihinsel spekülasyonlar yapmak yerine, eksiklerini analiz edip eyleme dönüştürdüğünde kontrol hissini yeniden kazanır.” şeklinde konuştu.
Nefes egzersizleri ve bedensel farkındalığın da önemine dikkat çeken Yalçın, “Ayrıca, somatik düzeyde nefes egzersizleri ve bedensel farkındalık çalışmalarıyla sempatik sinir sistemini sakinleştirmek, zihnin berraklığını korumasında kritik bir rol oynar.” ifadelerini kullandı.
HEDEFLER SONUÇ, PERFORMANS VE SÜREÇ OLARAK BELİRLENMELİ
Öğrencilerin yeni eğitim yılında hedeflerini gerçekçi şekilde belirlemesi gerektiğini vurgulayan Yalçın, “Hedef belirlerken öğrencilerin yaptığı en yaygın hata, hedefi yalnızca sonuç üzerinden tanımlamak. ‘Tıp kazanacağım’, ‘ilk 10 bine gireceğim’, ‘90 net yapacağım’ demek bir hedef olabilir; fakat tek başına bir çalışma planı değildir.” dedi.
Yalçın, hedefleri üç farklı kategoride değerlendirdiğini belirterek, “Ben hedefleri üç katmanda ele almayı daha sağlıklı buluyorum: sonuç hedefi, performans hedefi ve süreç hedefi.” ifadelerini kullandı.
Bu hedeflerin birbirinden farklı olduğunu anlatan Yalçın, “Sonuç hedefi öğrencinin ulaşmak istediği noktadır. Performans hedefi, o noktaya giderken akademik olarak neyi geliştireceğini gösterir. Süreç hedefi ise öğrencinin her gün ne yapacağını belirler.” dedi.
Yalçın, “Örneğin ‘sayısalda yüksek bir sıralama elde etmek’ sonuç hedefidir. Matematikte belirli bir net aralığına ulaşmak performans hedefidir. Her gün belirli sayıda soruyu yalnızca çözmek değil, yanlışlarını analiz etmek ve eksik konularını kapatmak ise süreç hedefidir.” şeklinde konuştu.
Gerçekçi hedeflerin öğrencinin gelişimini desteklemesi gerektiğini ifade eden Yalçın, “Burada hedefin öğrencinin mevcut seviyesinden tamamen kopuk olmaması gerekmektedir. Gerçekçi hedef düşük hedef demek değildir. Gerçekçi hedef, öğrenciyi zorlayan fakat ilerlemesini ölçebileceği bir yol haritası sunan hedeftir.” dedi.
Yalçın, hedeflerin öğrencinin gelişimine göre değişebileceğini belirterek, “Gerçekçi olmayan devasa hedefler, ulaşılamadığında öz saygıyı zedeler; vizyonsuz küçük hedefler ise potansiyeli köreltir. Ayrıca hedefler dönem boyunca sabit kalmak zorunda değildir. Öğrencinin gelişimine göre revize edilmelidir. Çünkü iyi bir eğitim planı, öğrenciyi plana uydurmaz; planı öğrencinin gelişimine göre yeniden şekillendirir.” ifadelerini kullandı.
VELİLERE “SONUÇTAN ÇOK SÜRECE ODAKLANIN” ÇAĞRISI
Velilerin çocuklarının eğitim sürecinde başarıyı artırmak için nasıl bir yaklaşım sergilemesi gerektiğine de değinen Yalçın, “Başarıyı artıran yegâne yaklaşım; ebeveynlerin sunduğu koşulsuz kabul ile sağlıklı otokontrolü harmanlayan destekleyici ev iklimidir.” dedi.
Çocukların sürekli başarı odaklı sorularla karşılaşmasının baskı oluşturabileceğini belirten Yalçın, “Çünkü çocuk sürekli ‘Kaç net yaptın?’, ‘Bugün kaç saat çalıştın?’, ‘Arkadaşın kaç yapmış?’ sorularıyla karşılaşıyorsa zamanla öğrenmeyi merak ve gelişim alanı olarak değil, ailesinin onayını kazanması gereken bir performans alanı olarak algılayabilir.” ifadelerini kullandı.
Başarı ile baskı arasındaki ayrıma dikkat çeken Yalçın, “Bu noktada başarı ile baskı arasındaki ayrımı iyi yapmak gerekir. Yüksek beklenti her zaman problem değildir; problem, beklentinin çocuğun değerinin ölçüsüne dönüşmesidir.” diye konuştu.
Velilerin yalnızca sonuçlara değil, öğrencinin gelişimine de odaklanması gerektiğini belirten Yalçın, “Bir de velilerin yalnızca sonuca değil, sürece ilişkin geri bildirim vermelerini çok önemsiyorum. ‘Toplam kaç net yaptın?’ yerine ‘Bu hafta hangi konuda ilerledin?’, ‘Geçen haftaya göre neyi daha iyi yapıyorsun?’ gibi sorular öğrencinin dikkatini performans kaygısından, gelişim fikrine taşır.” dedi.
Yalçın, aile desteğinin öğrencinin motivasyonunda önemli bir yere sahip olduğunu belirterek, “Çocuğun eğitim hayatındaki en güçlü motivasyon kaynaklarından biri, evde başarıdan bağımsız olarak kabul gördüğünü hissetmesidir. Çocuk başarısız olduğunda da yanında kalacağını bildiği bir aile ortamında, başarısızlığı bir tehdit olarak değil, geri bildirim olarak değerlendirmeyi öğrenir.” ifadelerini kullandı.
Ev ortamının öğrencinin gelişimini destekleyen bir alan olması gerektiğini vurgulayan Yalçın, “Ev içindeki atmosfer, notların tartıldığı bir borsa salonu gibi değil, hatanın bir öğrenme basamağı olarak kabul edildiği bir huzur alanı olmalıdır. Çocuk, başarısız olduğunda değil, sadece var olduğu için değerli hissettiğinde ruhsal direnci güçlenir ve akademik başarı bu sağlam zeminin üzerine en güzel şekilde inşa edilir.” dedi.
“EĞİTİM SADECE BİLGİ AKTARMAK DEĞİLDİR”
Eğitimin yalnızca bilgi aktarımından ibaret olmadığını ifade eden Eğitim Danışmanı Ela Yalçın, sözlerini şu ifadelerle tamamladı:
“Eğitim yalnızca çocuğa bilgi aktarmak değildir. Ona kendi zihnini yönetmeyi, zorlukla karşılaştığında devam edebilmeyi ve kendi gelişiminin sorumluluğunu alabilmeyi öğretmektir. Bence iyi bir eğitimcinin ve iyi bir ebeveynin ortak hedefi de tam olarak burada kesişir…”

Videolar için YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın!


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN

Facebook Yorum

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Başka haber bulunmuyor!