© Manset23 2020

Milletvekili Erol’dan TBMM’de Dikkat Çeken Açıklama: “İsimler Değişiyor, Sorunlar Aynı”

CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada siyasette kullanılan dilin sertleşmesine ve Meclisin itibar kaybına dikkat çekti. Üç dönemdir milletvekilliği yaptığını belirten Erol, yıllardır Meclis kürsüsünde benzer sorunların konuşulduğunu ancak değişenin yalnızca konuşmacılar olduğunu söyledi.

TBMM’nin toplumun aynası olduğunu vurgulayan Erol, milletvekillerinin topluma örnek olacak bir sorumluluk taşıdığını ifade etti. Türk siyasi tarihinde liderlerin toplumda bıraktıkları izlerle anıldığını belirten Erol, geçmişten bugüne birçok siyasi liderin toplum tarafından farklı sıfatlarla tanımlandığını hatırlattı.

SİYASETTE KUTUPLAŞMAYA GEREK YOK

Milletvekili Erol, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:

“Ben 3 dönemdir milletvekiliyim. 3 dönemdir de bu kürsüde konuşulan konular genelde hep aynı konular. Yalnızca değişen konuşmacılar oluyor. Bir dönem seçilen, bir sonraki dönem seçilmiyor ama seçilenler de yine aynı konuşmaları, aynı değerlendirmeleri bu kürsüden yapıyor.

Ben bugün aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi koşullar nedeniyle hem Türkiye Büyük Millet Meclisinin hem de siyasetin saygınlığıyla ilgili bir değerlendirme yapmak istedim. Çünkü bizler Parlamentoda, partilerimiz tarafından tercih edilme gerekçeleri çok farklı olan; illerimizdeki en saygın, en seçkin, etki alanı en yüksek isimleriz. Akademik kariyerine göre, meslek kariyerine göre, siyasi kariyerine göre seçilmiş milletvekilleriyiz. Yani doğal olarak toplumun aynasıyız burada.

Toplumun aynası olurken de bizim topluma öncülük edecek, örnek oluşturacak davranışlara ihtiyacımız var.

Bakın, geçmişten günümüze kadar liderler toplumda nasıl tanımlanmış, buna dair bir hatırlatma yapmak isterim. Mesela İsmet İnönü’ye, Başbakanlığı döneminde özellikle yabancılara tahsis edilen limanların, yer altı kaynaklarının ve madenlerin kamulaştırılmasıyla, devletçi politikaları nedeniyle Cumhuriyet Halk Partisi kurultay kararıyla “Millî Şef” unvanı verilmiştir.

Çok partili sisteme geçmişiz; Adnan Menderes, özgürlükçü siyaset söylemleriyle “halkın adamı”, “milletin adamı” diye tanımlanmıştır. Ardından Süleyman Demirel, DSİ Genel Müdürlüğünden Genel Başkanlığa geçmiştir. DSİ’de yaptığı baraj projeleri nedeniyle “Barajlar Kralı” diye adlandırılmış, daha sonra da siyasetteki diliyle “Baba” unvanını almıştır.

Arkasından Bülent Ecevit, “Toprak işleyenin, su kullananın” söylemiyle “Halkçı Ecevit” olmuştur. Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra da “Kıbrıs Fatihi” olarak adlandırılmıştır. Daha sonra Alparslan Türkeş, Türkiye’de milliyetçilik üzerine kurduğu siyasi anlayış nedeniyle “Başbuğ” olarak anılmıştır. Necmettin Erbakan, profesör kimliği ve muhafazakârlığın siyasete dâhil edilmesiyle birlikte “Hoca” olarak adlandırılmıştır. Devlet Bahçeli, siyasetteki öngörüleri nedeniyle “Bilge Adam” olarak tanımlanmıştır. Recep Tayyip Erdoğan, partisindeki siyasi iradesi, otoritesi ve öngörüleri nedeniyle “Reis” diye anılmıştır. Bizim 7’nci Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ise Ankara-İstanbul Adalet Yürüyüşü sonrasında “Gandhi Kemal” olarak adlandırılmıştır.

Yani liderlere baktığınız zaman, hepsi toplumda karşılık gördükleri ölçüde bir sıfatla, bir unvanla anılmıştır.

Bir de dönüp siyasetçilere bakıyorsunuz; “devlet adamı” kimliğiyle anılan siyasetçiler var. 1970’li yıllarda Turan Güneş, Kamran İnan, Hikmet Çetin, İsmail Cem, Abdülkadir Aksu, Cemil Çiçek, Recai Kutan… Bu isimler her partide çoğaltılabilir. Bu insanlar bir devlet geleneğini ve devlet geleneğiyle siyaset yapma tarzını temsil etmişlerdir.

Fakat bugün geldiğimiz noktada; “terörsüz Türkiye” süreci ortadayken, Amerika-İran geriliminin sonuçlarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceğinin hâlâ meçhul olduğu bir süreçte, Orta Doğu’daki gelişmelerin Türkiye’ye nasıl yansıyacağı konusunda hâlen ciddi tereddütler varken; güvenlik sorunumuz, millî güvenlik sorunumuz varken iç siyasetin bu kadar kirli yapılması, iç siyasette suikast amaçlı itibar kaybı operasyonlarının sürekli planlanması asla doğru değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi milletvekilliği itibarı kaybeder hâle gelmiştir. Buradaki davranışlarımız, söylemlerimiz toplumda olumsuz etki yaratmaktadır. Bu kürsüde ne varsa gerçekten anlamıyorum. Hakikaten anlamıyorum. Bu kürsüye çıktığımız zaman başka insanlara dönüşüyoruz ama salonun dışına çıkıp kuliste bir araya geldiğimizde aynı ortak değerlerde buluşabiliyoruz. Birlikte yemek yiyebiliyoruz, birlikte çay içebiliyoruz, birlikte sohbet edebiliyoruz.

Bugün bulunduğumuz koşullar, iç siyasetin bu derece kirli yapılmasına uygun koşullar değildir. Çünkü güvenlik sorunumuz var. Önümüzde sonuçlanması gereken ve doğru bir süreç olarak değerlendirdiğim “terörsüz Türkiye” süreci var. Biz millî güvenlik sorunlarımızı aşmadan, güvenlik problemlerimizi çözmeden; iç siyasetteki dengelerin, konuşmaların, uzlaşma kültürünün ve nezaket dilinin çok daha farklı bir noktaya taşınması gerektiğini düşünüyorum.”

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER